« . . . kategorisi altındaki yazılar

zafer inananlarındır

Biz bu takımın yıllardır herşeyine inandık, şimdi siz de şampiyonluğa inanın…hatta 2 kupaya…zafer inananlarındır….

küçük şeylerden mutlu olduğum için mutluyum :)

“Çocuğa küçük şeylerden zevk almasını öğreten,ona büyük bir servet bırakmış olur.” ETIENNE GILSON

dün akşam tesadüfen bu cümle ile karşılaştım (internetin nadir yararlı faydalarından biri sanırım bu tesadüfler). hani hep sorarız ya kendimizi mutluluğu ve kendimiz için anlamını. hayatımızın en derin sorgulamalarından biridir ve sorguldıkça da azalır sanki mutluluğumuz. bizi neyin mutlu ettiğini bulmaya çalışırız, bazen bulduk sanırız. tekrar deneriz, yeniden öğrenmeyi deneriz, ona ulaşırız yada hayal kırıklığına uğrarız. denemelerimiz başarısız olur karamsarlığa kapılır bazen depresyon bazen melankoli yaşarız. bazılarımız bu denemeler sonucunda hiçbir zaman mutlu olamayacağına inanır, bununla mutlu olmaya çalışır hatta arabesk bir hayatı kendine mutluluk edinir. her ne olursa olsun mutluluk arayışı, çok sorgulandığnda ve sonuca ulaşılamadığında bir bataklık gibi içine çeker, girdabında kaybolup gidilebilir…

bana göre her insanın kendine ait bir mutluluk tanımlaması olması şart değil. ama her insanın kendini neyin mutlu edebileceğini bilmesi o insan için en güzel şey…

işte bunun için bu cümle çok güzel… çoçuğa belki çocuğunuza herşeyi miras bırakabilirsiniz  ve o bıraktığınız herşeyi zayi edebilir…tek kaybetmeyeceği ve her zaman en büyük yaşam gücü olacak şey “mutlu olmayı öğrenmesi”…hemde küçük şeylerden mutlu olabilmeyi öğrenmesi…

sabah yüzüne vuran güneş
insanın gülümsemesi
bebeğin sebepsiz tebessümü »okumaya devam…

güven

Bazı insanlara geç kalırsınız. Sizden önce uğrayanlar bütün güven duygusunu tüketmiştir.
Siz yanlış zamanda yanlış yerde olan o talihsizsiniz.

tam tersinden bakabilirsen; o benim ve bu yazıyı okuyan; artık sen talihsiz olansın…

gece olunca, eskiden gibi, dinlesek nefeslerimizin sesini, ne dersin nerdesin?

gece olunca;
ışıklar hiç yanmasa, elektrik olmasa, hiçbirşeyimiz çalışmasa, onlara elimiz uzanmasa…
tek bir mum belki de bir gaz lambası etrafında…
böyle yaşasak eskisi gibi, eskiden gibi…
eskiden ne yapıyorsa insanlar onları yapsak…
görmeye bu kadar çok itiyacımız olmasa veya hiç olmasa…
hatta hiçbirşeyimiz olmasa, hiçbirşeye de ihtiyacımız olmasa…
konuşsak, kitap okusak, dertleşsek, mısır patlatsak, hayaller kursak…
üşüsek, battaniyenin altına birlikte girsek, ısıtsak birbirimizi, ayaklarımızı….
bir şarkı söylemeye çalışsak, söylemeye çalışsakta beceremesek…
şakalaşsak, kızdırsak sevdiğimizi, darılsak, konuşmasak…
tartışsak, kavga etsek, fırlatsak birşeyler, döksek, kırmasak ama kalpleri hiçbir zaman…
gülümsesek sebebsiz, gülsek, mutlu olsak, sonra kahkahalar atsak bazen de nedensiz…
hissetsek, dokunsak, dinlesek sessizliğin içinde nefeslerimizin sesini…
kaç sevgili vardır, onca zaman birliktedir de bilmez, tanımaz birbirini, nefeslerinin sesini…
yavaş yavaş örtse gece gözlerimizi, sadece hislerimiz kalsa, emanet olsak birbirimize…
sonra yatsak, uyusak, sıkı sıkı sarılsak, öpüşsek…
ama her gece olduğu gibi sevişmesek bu seferlik, sevişmeyi özlesek…
ansız uyansak, ışığı aramasak, dokunsak, bilsek yanyanayız ve usulca örtsek sevdiğimizi…
bakmaya kıyamasak, saçlarını okşasak, güvende hissetsek, huzurla yeniden uyuya kalsak…
gece olunca geceyi hep böyle yaşasak, sevgili olsak…

Vize – Cehennem Şelaleleri

08.04.2012 Vize – Cehennem Şelaleleri…

fotoğraf çekmeyi seviyorum

18.03.2012 Çatalca – Binkılıç…

sivas katliamı / madımak oteli ve zaman aşımı

çocuktum, insanlar ölmüştü uzağımızda ve çocuk olduğum gerçeğini değiştirmemişti bu. o günden bugüne düşüncelerimde çok şey değişti. ve şimdi yazmazsam, susarsam biliyorum ki bende yanacağım….

2 Temmuz 1993, Türkiye de birileri düşüncelerinden dolayı bir grup cani tarafından yakılmak istendi, 37 kişi yanarak öldü.

başlıktaki 2 cümleyide arama motoruna yazarak dilediğiniz kadar detaya ulaşabilir, bu ülkenin o dönemdeki durumunu, sivilini, askerini, yönetimini bütün gerçekleriyle tanıyabilirsiniz. Cumhurbaşkanı, başbakan ne demiş, gazeteler hangi manşetleri atmış, o dönemin siyasi ideolojileri katliamda nasıl rol almış, polisi, itfaiyesi, askeri vatandaşına nasıl hizmet etmiş….

Yıl 2012; aradan neredeyse 20 yıl geçmiş. şimdi aynı şeylerin tekrarını, aynı ideolojilerin uzantıılarını, biraz daha medeni haliyle yaşıyoruz. yüzlerce, binlerce kişi içinden yargılanan sadece 5-10 kişi kalmış, insan yakmak sıradanlaşmış, zaman aşımınada uğramış, kim duymuş, kim görmüş, kim hatırlamış ki şimdiler ne yapsın?…

Başbakanımız bile “hayırlısı olsun” dilekleriyle kamuoyu yoklamış, gelen tepkiler ile milletinin hala istediği kıvama gelmediğini anlayıp 1-2 gün içinde çark etmiş “haksız yere ceza çekenlerde var biz onları da düşünüyoruz” diyerek her zamanki gibi mazlumdan yana olan samimiyetini dile getirmiştir.

Sayın Başbakan; halk bu olayı her şekilde tartışır, savunur, fikir yürütür, eleştirir hatta insanlığına göre doğruda bulabilir.
Ama siz bu ülkenin lideri olarak; önce yanarak ölen 37 kişiyi düşünüp sonra haklı veya haksız yere hapis yatanları düşünmelisiniz. Zamanında mensubu olduğunuz ideolojiye, siyasi oluşuma saygısızlık yapmak istemediğinizi, desteklediğinizi bu kadar alenen ifşa etmemelisiniz.

Zaman aşımı, mahkeme, kanunlar falan hikaye; millete geçmişlerini hatırlatıp özür bekliyorsanız, uzatmadan sizde geçmişinizle yüzleşeceksiniz, Sivasta binlerce kişi toplanıp o oteli, içindekileri yakmaya çalışanları lanetleyeceksiniz, samimi olduğunuzu bu millet göstereceksiniz. Maalesef bunu yapamayacağınızı, bu sefer mazlumun yanında olmak istemediğinizi gördük. birbirimizi kandırmayalım, anlayana samimiyetiniz bir kez daha tescillendi, hayırlısı olsun…

sarı melekler / yellow angels

Teşekkürler hepinize. herkes için güneşli ama bizler için bulutlu bahar günlerinde çok büyük bir kupa getirdiniz. adınızı tarihmize lefterler, canlar, fkretler ile birlikte yazdırdınız…

birgün herhangibir zamanda, Şükrüsaracoğlu çimlerinde bir başkan elinizden tutup sizi taraftar ile buluşturduğunda, bugün o formayı neden terlettiğinizi daha iyi anlayacaksınız… ve biz, taraftarlar, çocuklarımıza sizlerden bahsedeceğiz saygıyla….o gün bu formaya akıttığınız terin değerini ve nasıl büyük bir camiada olduğunuza bir kez daha anlayacaksınız…

 

güven a)-mek b)-memek c)-hiçbiri

insanlara güvenmek basit bir duygudur. sorgusu, suali, pazarlığı, azı, çoğu olmaz…

ancak güven ciddi riskler içerir ve bu ciddi risklerin sonuçları, sizi telafisi olmayan hayalkırıklıklarına hatta felaketlere sürükleyebilir…

güven öğrenilmez ama sonuçları size hayatı ciddi şekilde öğretir…bugünlerde olduğu gibi…

utanıyorum

uatnıyorum artık. nasıl bir ülke nasıl bir devlet nasıl bir kültürün bireyi olduk. okul kantininin bile protesto edilmesine izin verilmiyor, kolluk güçleri ile daha çocuk yaşta korku damarlarımıza işleniyor, belleklerimize kazınıyor.

hani demokratikleşiyorduk sayın başbakan? bu mu demokratikleşme anlayışınız hiçbirşeye itiraz etmeyen, herşeyi kabullenen bir toplum mu?

tekel işçisine yapılanları  tv den izleyip sessiz kalan hey halk, evlatlarınıza jopun ucu gösteriliyor. buyurun lütfen hak ettiğiniz bu. sessiz kalmaya devam edin, yarın ucu size dokunduğunda bu öğrencinin sınıfta terk edilip tecrit edildiği gibi, sizde yalnız kalacaksınız caresizliğiniz ile…

utanıyorum artık, vatandaşın senden utanıyor devletim…

pazar gecesi

pazar akşamını hiç sevmedim, sevemedim. çocukluğumdan beri hep sancılı zamanlardandı.
ama bu sancı beni garip şekilde daha fazla huzursuz etmeye başladı…sancı herhangi bir sonuca ulaşırsa, bu pazar gününün etkisi ile olacak :)

14 Şubat ve çalışmak

14 Şubatı bu yıl çalışarak geçirdim. Çalışmayı tembellik kadar çok seviyorum. ama sevgililer gününde gece yarısına kadar çalışarak geçirmeyi amaçlamıyordum….aslında neyi amaçladığımıda bilmiyorum :) sanıyorum saçmalıyorum, öyleyse uyuyorum :)

Savcı Sarıkaya senin ne haddine?

Hani özel yetkiliydiler?
Hani demokratikleşmeyi sağlayacaklardı?
Hani dokunulmazlara dokunulacaktı?
Hani her yeni soruturmaya başladıklarında, her tutuklama kararı aldırdıklarında, büyüklerimiz çıkıp “yargı bağımsız” derdi?

Bu sefer demediler, hafızaları dondu kaldı, yasalarla mümkün değil dendi ama mümkün olduğu görüldü ve apar topar yasa teklifi verildi. Ne olduda Savcı Sarıkaya soruşturmadan alındı? Görevini kötü kullanmaktan.

Ne yapsaydı? Şöyle mi yapsaydı?
“efendilerim; biliyorum MİT sizin için çok çalıştı, müsteşarını da siz atadınız, yani MİT sizin hakim olmayı başardığınız size çalışan devlet kurumlarından biri. Şimdi biz soruşturmamız kapsamında, ucu eski ve yeni MİT çalışanlarına dayanan konular tespit ettik. Bunun için müsadeniz olursa falanca falanca kişileri bilgi almak amacıyla savcılığa davet edebilir miyiz?” mi deseydi acaba…

Yargı bağımsız ama yani o kadar da bağımsız değil sayın savcım, bi yere kadar… defalarca açıklamaya çalıştık şimdi tek cümlede özetlenmiş oldu, “yargı iktidarın sınırlarını çizdiği kadar bağımsız” ve sen sınırı aştın :) »okumaya devam…

TÜRKİYE de adalet

Öncelikle; herkes gibi adalete inancım tam ve saygım sonsuz oludğunu belirtmeliyim, ki başıma bir iş gelmesin :)

Bu karikatürler benim üslubum değil ama bundan daha fazla iğrenir oldum adalet sistemimizden.

Neden?

Daha önce gazetelerin 3. sayfalarında okuyup şaşırdığımız ve zaman zaman adaletin kararına da şaşırdığımız haberlerden neredeyse hergün bir tanesi gündemimizde. Son 3-5 yılın yargı kararları, hayatımda tanıklık ettiğim en adaletsiz zaman dilimini yaşadığımı düşünmeme yetiyor.  İşçi eylemlerine katılanlar, tecavüzcülerler, gazeteciler, öğrenciler, adam kesenler, resaturant bombalayanlar, gazeteci öldürenler, baklava çalanlar, halkı dolandıranlar, halkın gözünün içine baka baka çalanlar, basılmadan bomba ilan edilen kitaplar, çocuk tecavüzcüleri, kaldırımda yaya ezenler vs vs vs…

ve kime ne ceza verdiği belli olmayan adalet sistemimiz!

Milletin adaletini boşverin, ateş olmayan yerden duman çıkmaz diyerek klasik Türk anlayışımızla, bize ne diyelim. Peki siz herhangi bir sebeple mahkeme salonlarına düşseniz, size adil bir yargılama uygulanacağına inanıyor musunuz? Hele hele sizin veya karşı tarafın adil bir ceza alacağına? lütfen dürüst olun…

Neyse; buraya destan yazsam, mevcut adalet sistemimizi ve milletimizin ruh halini kendime bile açıklayamam, yeniden sinir olduğum ile kalırım.

Bu iki Jonathan Shapiro karikatürü özetlememe yetti. Shapiro gibi acımasız ve net bir karikatürist ile de tanışma fırsatı bulmuş olum.  Daha fazla karikatürü için zapiro ya , Shapiro hakkında bilgi için ise Jonathan Shapiro tıklayabilirsiniz.

Kalk o koltuktan, milletin temsil hakkını yeme

Yıllar geçsede Türkiye yine aynı Türkiye. Yıl 2012 hala milletin çıkarlarından daha önemli kendi çıkarları.

Millet kendi hakkını temsil etsin diye vekil seçer,  hiçbir masraftan kaçınmaz vergisiyle padişah eyler, vekilliği biter süperinden emekli eder. İçlerinden çok azı çıkıp; burada çalışmak benim millete borcumdur der.

Milletvekili dediğin; partilisinin, memeleketlisinin, akrabasının, yandaşının, dostununun, mafyasının işini görmekten zaman kalırsa, önce kendi çıkarları için çalışır, yine zaman kalırsa millet için birkaç şey yapar. Kimse, sen ne yaptın, yapıyorsun diye hesap soramaz,  bizim milletimiz zaten hiç soramaz. 5 yıl sonra yedi sülalesi ile ömür boyu süperinden emekli olur gider. Şansı yaver giderse veya yaverleri iyi beslenmişse birkaç dönem daha bu saltanı sürer. Buna alışığız biz.

Ama alanen, milletin gözünün içine baka baka, egoları için, bencilliği için, çıkarları için  herşeyi yapmayı göze alanı görmemiştik, gördük.

Sen milletin vekili değil misin Hakan Şükür?
Sen millet için orada değil misin?
Sen bizim sorunlarımızı çözmek, fikrlerimizi dile getirmek, bizim için iyi olanı tartışmak için orada değil misin?
Sen fikir üretmek, bu fikirleri hayata geçirmek için orada değil misin?

Ne yapayım ben senin yorumculuğunu? Kamuoyunu, gündemi bu kadar meşgul etmek niye? Niye bu televizyon sevdan? Ne bu reyting hırsın? 2 tane kıytırık maçı yorumlayıp ne kazandıracaksın bu millete? Veya neyi yorumladında feyz aldık, ders aldık, ilham aldık?

Ne işin var orada sayın vekilim?
Bir kul değil sana oy veren kulların hakkını yiyiyorsun.
Kalk o koltuktan, milletin temsil hakkını yeme.

hayatın, güzel ve basit tanımı :)

” Hayattan; mp3 player gibi her istediğin şarkıyı çalmasını bekleyemezsin;
o daha çok radyo gibidir, rastgele çıkan parçalarla eğlenmeyi bilmelisin… “

 

şu sıralar radyo bana; değil şarkı, reklam bile çalmıyor. derin bir sessizlik, pilleri mi bitik acaba :-P

Lefter diye yazılır, Barış diye okunur

Efsaneye veda ettik bugün.

Hiç izleyemediğimiz, hiç bilmediğimiz hatta çok azımızın gördüğü bir adam nasıl olurda bu kadar bilinir, tanınır, saygı duyulur? anlamak mümkün değil…

Şükrü Saraçoğlu Stadyumununda 15.01.2012 tarihinde, tarihe tanıklık eden binlerce kişi efsane için son kez yine bir ilki gerçekleştirdi. Soğuk bir günde, güneşin sarısıyla, unutulmayacak atmosferiyle, duygu anlarıyla, taraftarıyla, maraton tribününde ordu gibi görünün her branştan sporcusuyla, efsaneyi omuzlarına alan profesyonel futbol takımıyla VEFA ne demek herkese gösteren asaletiyle; yani Dimdik Ayakta Camiasıyla oradaydı. Kalplerinin attığı yerde.

Bu günü iki kişiye borçluyuz.
Çoğunluğumuzun hakkında hiçbirşey bilmediği ama tek şey bildiği Lefter Küçükandonyadis. O bir EFSANE. Düne kadar yaşayan ve efsanesi sonsuza kadar yaşamaya devam edecek gerçek efsane.
İkinci kişi; bugünleri bize yaşatan, bu zor günlerinde yalnız bıraktığı camiasını yekpare Dimdik Ayakta kalabilecek güce ulaştıran, efsaneyi \ efsaneleri yıllar önce onurlandıran (o efsaneki ölmeden önce ondan hellallik isteyen), başımızı her alanda dik tutan, herşeyiyle geleceğimizi yeniden yazan adam, Aziz Yıldırım. Bir gün gelecek o efsane hakkında da gelecek nesillerin çoğunluğu birşey bilmiyor olacak ama bugünkü efsane gibi tanımayamadığı, tanık olmadığı o efsane için ağlayacak, saygı duyacak, ayakat alkışlayacak, çocuklara, torunlara anlatılacak. “Biz ondan önce büyük bir spor kulübüydük, ondan sonra YIKILMAYAN CAMİA olduk” denilecek gururla. Gün gelecek senide omuzlarında taşıyacak bu camia merak etme. Bu camia efsaneleriyle DİMDİK AYAKTA.

Hoşçakal Lefter Abi, mekanın cennet olsun, rahat uyu. Sen bizim çubuklumuzun asalet sebeblerindensin…

 
 * böyle bir tesadüf olabilir mi? yazıyı ratsgele bir saatte yayınlıyorum ve sonrasında dikkat ediyorum ki saat 19:07 kalp kalbe karşıdır sadece bu….

asla vazgeçme

” ne kadar farklı olursa olsun; sana ait olmayana tenezzül etme,
ve ne kadar basit olursa olsun senin olandan Asla Vazgeçme. ”

Che Guevara

 

asla vazgeçmedim ama vazgeçilmeyi engelleyemeyeceğimi biliyorum…

internet alışkanlıklarım

2 yıla yakın bir zaman önce facebook hesabımı kapatmıştım, herhangi bir sebepten. o sebebe sadık kalıp yeniden açmadım. yani nette kendi kendine blog yazan bu  kişin bir facebook hesabı yok :)

msn adresim, yine öyle. kaç kişinin msn adresinde sadece 4 kişi vardır ve 2 si hiç online olmaz? kaldı ki ben bile haftalarca, aylarca girmiyorum :)

twitter daha kısa ve daha az zaman alıyor. fenerbahçe ve mizahı hızlıca takip edebiliyorum. zaten kullanma amacımda buydu…

peki bu prensibime sadaket sonucu ne geçti elime? hiçbirşey… sadece fazlasıyla zaman tasarrufu yapmış oldum :) yeterince tasarruf yaptıysam facebook hesabı mı açsam acaba. yazılı düşünüyorum sadece :)

“Türkiye de hiç kimse DOKUNULMAZ DEĞİL” in özeti; muhalifsen “DOKUNULURSUN”

Ergenekon, Balyoz, OdaTV, Şike, Hopa, KCK, Reyting ve hatırlayamadığım davalar ile Türkiye son birkaç yılda davalar, iddanameler, hapishaneler ve aylarca, yıllarca tutuklular ülkesi haline geldi. Neden? Çünkü 80 yıl sonra demokratikleşmeye karar vermiştik. İktidarın ilk dava günlerinde dediği gibi “bağırsaklar temizleniyor”.

Özel yetkili savcılar (özel yetkili neyse? savcı dediğin cumhuriyet savcısıdır ve kamunun, milletin ilk elden en yetkili en özel avukatıdır. daha ne kadar özel olabilir) yine özel yetkileriyle bir çok kanun ile ama genelde bir kanun ile (suç örgütü kurmak. TCK nın 220. maddesi) herkesi önce içeriye alıyor.  Sonra tutuklular şanlıysa aylar veya yıllar sonra iddaname hazırlanıp yargılanma başlıyor.

Bu süreçlerin hepsinde; suçlananların taraftarından sivil itirazlar, eylemler, protestolar izliyoruz televizyonlarda. Protokol tribünlerinden; durum kendi çıkarlarınaysa “yargı bağımsızdır”, değilse “zehir zemberek açıklamalar” dinliyoruz. Birkaç zaman sonra unutuyoruz, bir gelişme, dava günü, protesto yürüyüşü ile yeniden hatırlıyoruz.

İlk zamanlar kamuoyu gibi düşünüp, ünlü atasözümüz kulağımda “ateş olmayan yerden duman çıkmaz” ile acaba diyerek objektif izlemeye çalışıyordum. Suç var ise kim olduğu önemsenmeden yargılanmalı, cezasını çekmeliydi bana göre. “Sen benim kim olduğumu biliyor musun? ” diyenlere yıllardır kin beslemiş biri olarak Türkiye de bazı şeylerin değiştiğini, kurunun yanında yaşında şimdilik yanabileceğini ama masum olanların, tarafında olduğum inandığım insanların aklanacaklarını, kısa sürede serbest kalacaklarını düşünüyordum. Buna karşılık, ne kadar güçlü olursa olsun herkes cezasını çekecekti.

Artık bu şekilde düşünmüyorum. Çünkü; »okumaya devam…

UA-7250589-1