TÜRKİYE’NİN SICAK GÜNDEMİ – 1

Türkiye son aylarda inanılmaz bir gündem yaşıyor. Herkes konuşuyor herkes açıklamaya, anlamaya çalışıyor. Gündeminin perde arkası uzun bir sürece dayanıyor. One Minute bir başlangıç mıdır emin değilim. Klasik anlık popülist bir çıkış olabilir veya lezzetli sonuçları görüldüğünde bugün izlediğimiz filimin fikir babası olabilir. Gündemdeki herşeyin anlık olmadığı kesin.

Mavi Marmara veya Gazze Filosuna İsrail saldırısı sonrası Türkiye ilk defa soğukkanlı davrandı. Heyecanlı Türk zihniyetiyle ayağa kalkıp bilinçsizce bağırmak yerine, kızgınlığını beklenmedik sakinlikte ama yine yüksek perdeden, üstelik uluslararası boyuta taşıdı. Dışişlerinin ve Hükümetin bu tutumu, Mavi Marmarının olası sonuçlarının öncesinde iyi değerlendirilip, ertesi durumlarda ne yapılacağının harika planlanmış olması mıydı? Yoksa Türkiye için aktörler rollerini doğru oynamış ve film senaryoya uygun mu başlamıştı?

Sakinliğin sebebi neydi? Bu iki sorudan ilkini hiçbir zaman doğru sonlandıramamış bir millet olarak sanki ikinci soru, olanlara daha fazla uymaktaydı. Filmin giriş bölümü başarı ile gerçekleştirilmiş, süreç başlamıştı. Vatandaşları öldürülen,  uluslararası diplomaside savaş sebebi sayılan, dolayısıyla hiçbir büyük gücün itiraz edemeyeceği mağduriyete uğrayan Türkiye, hakkını yine uluslararası arenada aramaya karar vererek yine bir ilkine imza atmıştır. Uluslarası hukuk şartlarında arama sebebi, kendi başına ayağa kalkıp bağırıp çağırıp oturmasından daha çok ses getirecek olması mıdır? Böylece reklam ve lobi giderlerini minimum bütçe ile halledebilecektir. Artık üzerine oynadığı takımı değiştirdiğini dünyaya bildirmiş, hasımlarına ve hısımlarına dünya vizyonundan canlı yayın yapabilmektedir. Üstelik film; senaryo ve kahramanlarıyla batılı ülkeler için sıkıcı ortadoğu filmlerinden biriyken, arap ülkeleri için fazlasıyla gerçek hayatlarından kesitler bulunan dikkat çekiciydi. Sonuç olarak dünya filmi izlenmeye başlamış ama rating beklenen seviyeye ulaşmamıştı.

Dünyanın öteki ucunda; bir ülkeye özgürlük getirmenin her yönüyle çok pahalı olduğu herhangi bir zamanda anlaşılmıştı. Birden fazla ülke çok ama çok daha pahalı olacaktı. Farklı bir model, farklı bir yöntem veya bir taşerön fena olmazdı. Ama nasıl?

Araplardaki domino etkisi; on yıllardır dikta rejimlerinin altında miskin miskin kaderine razı yaşayan araplar, sınırlarını dahi korumaktan aciz herhangi bir ülkelerinde,herhangi bir pazar yerinde en alt kademeden halk ile yine en alt kademeden mülki yetkili arasındaki kavgaya, sonucunda intihara nasıl bu kadar büyük bir tepki verebildi. Dünya için, afrikalılar ve araplar herşekilde ölebilir, bu çok normaldir. Ama öyle olmadı. Bu küçük basit ölüm, önce ülkesinde sonra diğer ülkelerde yangınlar başlattı, kitleleri sokağa döktü. (o kadın polis acaba ne oldu? veya yaptığı şeyin sonucunun binlerce insanın ölmesi ile sonuçlanacağını söyleseydiniz nasıl tepki verirdi? neyse bu başka bir konu). İşte domino etkisi bu kadar basit bir şeyden başlamıştı. Diğer ülkelerde insanlar meydanlarda toplanıyor, taraflar arasında iç savaşlar yaşanıyordu artık. Herşey bir anda başlamıştı ve durdurulamıyordu. Sanki araplar son yüzyıllarda yapamadığını yapıyor, uyanıyor, cesaretleniyor, demokrasi için can atıyor ve destek görüyorlardı. Dünya kendini yakan bir arabı gündeminden düşürmüyor, medya her ülkede yaşanabilecek isyanları daha heyecanlı servis ediyordu. Milyar dolarlara sahip, herbiri kendi ülkesinde ve batıda saygı gören liderler ne olduğunu anlamadan herşeylerini kaybediyorlardı. Aslında saygı dahil herşeyleri paraydı ve sadece paralarını kaybediyorlardı. Onları krallar gibi karşılayan batılı arkadaşları için bile artık hainlerdi ve bir günde ülkelerini çok kötü yönettiklerine karar vermişlerdi. Bunların hepsi pek akla yatkın olmadığı gibi tesadüf de değildi. Filmin bir bölümü başkaları tarafından çekilmekteydi ve bizim yapımcının, kahramanın buna ne gücü ne de tecrübesi yeterdi.

Domino bahara dönüşmüştü. Arap Baharı adlı kareler, sanki Türkiye’nin filmi için özellikle çekilmiş gibiydi. Kendi filminde kullanmakta çekince görmedi. Arap Baharı Türkiye için sıcak eserken daha önce sıkılmış ellerin ne önemi vardı. Film kendi için mi çekilmişti, yoksa çok güzel kareler tesadüfen mi oluşmuştu? Bunları düşünecek, yorumlayacak bakanlığı ve müsteşarları vardı. Rüzgara kaptırmıştı bir kere kendini. One minute ile tesadüfen tattığı lezzet, ziyadesiyle bir sofraya dönüşmüştü ve hangisinden yiyeceğini şaşırmadan hareket etmeye çalışıyordu. Artık filmi Oscarlar alabilir, kahramanıda dünya çapında bir yıldız olabilirdi.

Bahar çok hızlı geçti, yaz gelip hasat başlamalıydı. Türkiye’yi tatmin etmeyen (olağan sonuç) BM raporunun açıklanmasından sonra,  İsrail ile ilişkilerine yaptırımlarda ekleyerek sesini tekrar yükselten ve böylece dünya vizyonunda hedef kitlesine bir kez daha ulaşan, turnesinin reklamını yaptığı anlaşılmayan Türkiye için artık sefer zamanıydı. Filminin ratinglerini ve bugüne kadar nasıl bir hasılat yaptığını yerinde görme zamanıydı. Hasadı fazlasıyla gerçekleştirdi.

Araplar yıllardır hiç olmadığı kadar demokrasi sahibiydi ama demokrasi neydi? Tek adam yok muydu? Dahası adam yok muydu? Yüzyıllardır birilerine inanmış, inandıkları tarafından yönetilmişlerdi. Şimdi bu kim olacaktı? Belki birkaç sene geçmiş olsaydı kendi adamlarını, kendi yollarını çizebilirlerdi. Ancak şu an ne yapacağını bilemez durumdaydı.

Öyleyse Araplar için adam yoksa örnek alınacak birşeyler lazımdı. Bölgede son yıllarda pek onlardan olmayan ama geçmişten tanıdık biri, kimsenin yapamadığını yapan, kafa tutan, dayak yemeden ayakta duran, hali vaktide son yıllarda yerinde olan, kendisi mağdur olan ve hep mağdurun yanında olduğunu söyleyen. Hatta hayırseverlik damarı bir anda kabarıp; yerini bugüne kadar bilmediği afrikaya apar topar gidecek kadar iyi niyetli. Asıl bu coğrafyanın inancının belası ile oynadığı film ile bölgede adından sıkça bahsettiren. Kısacası bölge insanın hangi filmlerden hoşlandığını bilen, bütün ilgilerine hitap edebilen. İşte bu filmin oyuncusu, sanki kendileri için yaratılmış bir kahramandı. Oynadığı filmi de bir süredir beğenerek izlemekteydiler.

tabiki devam edecek ama bir sonraki yazı ile…

 

 

Yorumlar (2)

  1. 22:04, 21 Eylül 2011serdar  / Cevapla

    bla bla bla

  2. 02:05, 16 Aralık 2011serdar  / Cevapla

    – bu yazının devamı nerede serdar?

    – o kadar fazla yorumum var ki bu konuda, tamamlamam mümkün değil. Düşüncelerim kitap olur ama bunun için yeterli dil blgim yok 🙂

    – sen iki satır yaz buraya da kitap kusur kalsın 🙂

    * bu bir iç konuşma 🙂 hahahah

Bir Cevap Yazın

UA-7250589-1